KAMUSAL ALANDA DİN 

Tarih: 1 Ağustos 2021 13:10

KAMUSAL ALANDA DİN 


Makalemizin bu bölümünde kamusal alanda dini simgelerin kullanımını farklı siyasal yaklaşımlar üzerinden değerlendirerek kendi kamusal pozisyonumuz üzerinden tartışacağız. Öncesinde kamusal alanın tarihi arka planını Frankfurt Ekolü'nün son temsilcisi Jürgen Habermas'ın 1962 yılında kaleme aldığı Türkçeye "Kamusallığın Yapısal Dönüşümü" olarak çevrilen eseri üzerinden incelemekte fayda vardır; 

Habermas'a göre; Orta Çağ'a bakıldığında kamusal alan konusunda ancak temsili bir kamusal alanla karşılaşacağımız açıktır. Bunun sebebi düşünce ve fikir özgürlüğünün olmadığı bu feodal toplum yapısında tek bir kişinin tüm toplumu temsil etmesidir. Burjuva sınıfınca yıkılan bu feodal yapının kamusal alan anlayışıyla burjuvanın ortaya koyduğu kamusal alanın temsiliyet anlayışı birbirinden farklıdır(Habermas,2004: 97)

Burjuva sınıfının ve onun ideologlarının yıktığı Orta Çağ'daki kamusal alan anlayışı ile yerine konan kamusal alan anlayışındaki en önemli farklardan ve tartışma konularından biri de dinin kamusal alanda ne ölçüde var olabilmesi ya da olamamasıdır. Ayndınlanma fikirlerinin akılcı yapısı ile bilişsel bir uyumsuzluk içinde olan vahiy hakikatine dayalı varoluşsal kesinliğin çatışması Avrupa toplumlarında dinin kamusal alandan uzaklaştırılmasına ve etkisizleştirilmesine yol açmıştır. Bu sayede kamusal alanda doğa bilimsel anlayış hakim olmuştur. Modern Batı devletinin modernlik öncesi devlet yapısıyla arasındaki "kutsallık" bağını koparması dinselliğin bireysel alana çekilmesine neden olmuş ve seküler bir çağa girildiğini göstermiştir. (Konuralp,2019: 59-60)

Kanadalı Felsefeci Charles Taylor'a göre toplumun büyük bölümünün dinsellikle bağını koparmamış olması ya da dini pratiklerin toplum içinde önemini korumaya devam etmesi dinin kamusal alanda sınırlandırılmasıyla bir çelişki yaratmaz(Taylor,2014) fakat Habermas'a göre dinselliğin kamusal alanın dışına itilmesiyle birlikte sekülerizmin bireysel dini hakları da anayasal güvence altına alması dinselliğin devlete karşı kamusal meydan okumasına karşı devletin verdiği ya da vereceği yanıtları belirsizleştirmiştir(Habermas,2009:137).

Kamusal alanın dinselliği de kapsayacak düzeyde demokratikleşmesi sonucu dinselliğin kamuda laiklik ilkesi ile çatışması da kaçınılmaz bir sorun haline gelmiştir. Dinselliğin kamusal alan dışına itilmesi anti-demokratik bir uygulamadır iddiası ile kamuda dinselliğin var olması laiklik ilkesine zarar vermektedir iddiası konularında önemli tartışmalar ortaya çıkmıştır. 

Sekülerleşme tartışması birbirinden bağımsız ve bütünlüksüz üç ana önermeye dayanmaktadır. Bunlardan ilki; kamusal alan gibi seküler alanların dinsel kurum ve normlardan ayrışmasının ve farklılaşmasının savunulmasıdır. Bu ilke, sekülerleşme tezinin geçerliliğini korumaya devam edebilen özü ve modern yapıların ayırt edici özelliğidir. Eğitim, aile, bilim gibi kurumlardan ziyade modernitenin iki ana kurumu olan devletin ve ekonominin dinsel etkilerden ve dinsel imgelerden arındırılması yoluyla kendi kurumsal özerklikleri ile işlevsel dinamiklerini geliştirerek dini de kendi özerk alanına çekilmek ve yapısal farklılaşmaya dayanan modern prensibe uymak durumunda bırakması işte bu modern trendin ürünüdür. Dinsel inanç ve simgelerin tüm kurumlarda gerilemesi ve dinin kamusal alanın dışına doğru marjinalleşmesi şeklindeki diğer iki sekülerleşme önermesi ise nesnel geçerliliği olan trendler değildir(Casanova,2014: 212).

Yine Jose Casanova'ya göre; İran'da Humeyni tarafından gerçekleştirilen İslam Devrimi, Güney Amerika kıtasındaki siyasal çatışmalar sonrası Katolikliğin siyasal gücünün artması, Protestan köktenciliğinin ABD siyasetinde öneminin artması ve Polonya'daki dayanışma hareketiyle birlikte modern kurumların dinselliğe biçtikleri bireysel sınırlara dinselliğin artık sığmadığının kanıtıdır(Casanova,2014: 26) Tüm bu gelişmeler Aydınlanma'nın yarattığı laik kurumların din tarafından zaptedilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığının açık bir göstergesidir.

Din kurumu tarihin hiçbir döneminde kamusal alanda ya da devlet yönetiminde edilgen olarak var olabilmeyi tercih etmemiştir. Dinselin amacı tarih boyunca her dönemde kamusal kurumlara egemen olmaktır. Dinin devletten ve kamusal alandan anladığı; toplumun ve bireylerin bu araçlarla ıslah edilmeleridir. Reform hareketleriyle başlayan süreçten tutun Aydınlanma Fikirleri'ne kadar yaşanan tüm ilerici gelişmeler dinin kamusal alandan izolesi ve bireysele indirgenmesi amaçlıdır. Bu amaçlar her ne kadar başarılı sonuçlar vermiş olsalar da dinin laiklik üzerinde yarattığı tehlike sona ermiş değildir. Marksistlere karşı liberallerle mülkiyet hakkı üzerinden yakınlaşan ve demokrasiyle "mutsuz bir evliliğe" imza atan muhafazakarlar içinde bulunduğumuz dönemde yine demokrasiyi öne sürerek dini grupların ve sembollerin kamusal alanda yer almalarını talep etmektedirler. Bu taleplerin sahipleri her ne kadar demokrasinin gerekliliklerini sağlama iddiasında olsalar da vahiy kaynaklı devlet yönetimi ve kamusal alan düşünceleri sebebiyle günümüzde yeterli kuvveti kendinde bulamayan muhafazakarlar yeterli güce ulaştıklarında laik ve demokratik rejimlerin dibine dinamit döşeyeceklerdir. Din kurumu, bireysellik gömleğine sığmadığı müddetçe modernitenin yarattığı kamusal kurumlar için önemli bir tehlikedir. Tarihin gördüğü en büyük ileri sıçramayı yaratan ve moderniteye ulaşan ilkeler ve düşüncelerin sözde demokrasi ve mağduriyetlere kurban edilmesi halinde modern kamusal alan çökecektir. 

Cefas vardı, 
Kutsal ruh'un büyük çanağı vardı, 
avurtları çökmüştü, ayakları çıplaktı, 
zar zor doyuyordu karınları. 
Oysa öyle göbekli ki şimdiki çobanlar (papalar)
Ayakta durmak için destek arıyorlar... 
Cübbeleri atlarını örtüyor, 
Aynı örtü altında iki hayvan gidiyor...(Dante, 2008: 840-841)

http://bakishaber.com/makaleprint/kamusal-alanda-din.html